büyolojik saat mi?, çalar saat mi?
Merhabalar değerli okuyucularım.
ilk yazım olduğu için biraz kendimden bahsederek yazıma başlayım.
ben, 1977'de doğmuşum.
görme engelli olup ilk ve orta öğrenimimi körler okulunda tamamladıktan sonra, liseyide ankarada tamamlayıp üniversteyi hacettepe üniversitesi psikolojik danışmanlık ve rehberlik bölümünde 2 yıllık ön lisans olarak tamamladım.
daha sonrasında aşti otobüs terminalinde 13 buçuk yıl çalışıp emekli oldum.
öz geçmişimden sonra, bu yazıyı toplumumuzun, hele de çalışan kesimin yaşam şartlarına istinaden hayat şartları ve dünya koşullarından yola çıkarak kalkışıp yazmaya ve yayınlamaya karar verdim.
özellikle, geçim derdi, koşuşturma ve zamana, ve diğer koşullara bağımlı olmak yada bu düzene zorlanmamız haydi kalk ta, içini bu yazıya boşalt dedi.
nedir bu büyolojik saat, çalar saat mevzusu?
yaşam koşulları dolayısıyla adeta robotlaştığımız, kendimizden başka kimseyi adeta tanımadığımız bir düzenin küçük bir parçası bu çalar saat.
sabah 6, bilemedin 7 civarında kalk, koşuşturman başladı, çocuğunu kreşe bırak, sonrada işine git komutunun saatçe dili ile dıdıdıdıt, dıdıdıdıt, sesleriyle verilip robotik hayatın başladığını anlatan bir sinyalizasyondan başka bir şey değil.
bu süreçte öyle hesaplar yapılıp pazarlıklar başlıyor ki bu saatlerle, sormayın gitsin.
erteleme modunu kullanıp hadi beş dakka daha, hadi on dakka daha uyuyum, sonra kalkarım durumuna dönüşüyor.
tabi bizim saatcik o komutu alıyor, beş dakka sonra yine başlıyor dıdıdıdıt, dıdıdıdıt
en sonunda pes edip, birazda günlük emirleri, vazifel eri tamamlamak için ayrılıyoruz o sımsıcak yatağımızdan.
çoğu zaman sıcak çayımızla, sıcak gülücüklerle kahvaltımızı bile evimizde yapamayıp iş yerinde atıştırma şeklinde geçiriyoruz bu dönemi.
neyse, kalktık, varsa okula giden, yada, kreşe giden çocuklarımız, onları servisine teslim ettikten, yada kendimiz bıraktıktan sonra kapitalist düzenin size tahsis ettiği gündelik hayata başladık.
tabi, bu hayatında olmazsa olmaz kuralları var.
kimi yerde patronların, kimi yerde amirlerin ve müdürlerin koyduğu kurallara boyun eğerek günlük iş hayatımızı tamamlıyoruz.
tabi buradada saatler konuşuyor, işe giriş saatin 9, çıkış saatin 17, öğle yemeği saatin 12 30, bazı insaflı iş yerleride her 2 saatte bir çay ve ihtiyaç arası olarak 15 dakika fırsat tanıyorlar. 9 değilde 9.20'de işe giriş yaptın, insanlık hali, uyuya kalmışım gibi mazeretler sökmüyor.
önemli bir kaza bela olmadığı müddetçe ya birdaha olmasın azarıyla patron veya yöneticiden fırçanızı yeyip yada, birike birike bu gecikme dakikalarının maaşınızdan kesilmesiyle karşılaşıyoruz.
yani, yine kendi büyolojik sistemimize yenik düşüp çevresel koşullarla hareket ediyoruz.
bu öyle bir kölelik sistem ki, her kapitalist sistemi konu alan yazılarımda bu kelimeyi kapitalist sistemin bir parçası olarak hatırlatacağım.
biz çalışacağız, gerek devlet dairelerindeki amirlerimizin, gereksede özel sektörün biriysekte patronların ihya olmasını bu düzenle birlikte sağlayacağız.
neyse, kapitalist düzene günlük borcumuzu ödedikten sonra yorgun argın çoluk çocuk akşam evimize toplanıp iş statüsünden uzak kimimiz baba, kimimiz annelik görevleri, kimimizde bekar olmanın verdiği rahatlıkla kendimize vakit ayırabiliyoruz nihayet.
hafta sonu kendimizi iş sürecinin mengenesinden kurtararak yarı sosyalleşmek, yarı çocuklarımıza ilgi göstermek, birazda evin düzenini ve eksiklerini tamamlamak üzere o dar vaktimizi harele gürele yaşıyoruz.
eh, bu kapitalist sistemin hep kötü çarkımı var, allahtan yılda 10-20 günlük dinlenme payı bırakıyor biz kölelerine.
onuda kimimiz tatille değerlendiriyoruz,
haa, tatilde bile azda olsa biyolojik düzenimizi kullanamıyoruz.
saatler burdada işimize karışıyor.
gittiğimiz yer bir otel düzenindeyse sabah 8 10 arası kahvaltı diye bir dayatmayla, öğle yemeği 12 2 arası dayatmasıyla. vs.. bu tatil sürecini tamamlıyoruz.
ama, buradaki dayatma şüphesiz ki, tatlı bir dayatma olduğu için pek dillendirilmiyor bile.
kimimizde tatil seçeneğini kullanmayıp varsa köyümüz, oradaki aile büyüklerini ziyarete koşuyoruz.
ve bu hoş süreci tamamlayıp tekrar patronumuza, amirimize, müdürümüze kavuşmak üzere işe koyuluyoruz.
yıllar yılları kovalayıp bu süreç böyle devam ederken kafamıza bir taç takılıyor.
ilk yazım olduğu için biraz kendimden bahsederek yazıma başlayım.
ben, 1977'de doğmuşum.
görme engelli olup ilk ve orta öğrenimimi körler okulunda tamamladıktan sonra, liseyide ankarada tamamlayıp üniversteyi hacettepe üniversitesi psikolojik danışmanlık ve rehberlik bölümünde 2 yıllık ön lisans olarak tamamladım.
daha sonrasında aşti otobüs terminalinde 13 buçuk yıl çalışıp emekli oldum.
öz geçmişimden sonra, bu yazıyı toplumumuzun, hele de çalışan kesimin yaşam şartlarına istinaden hayat şartları ve dünya koşullarından yola çıkarak kalkışıp yazmaya ve yayınlamaya karar verdim.
özellikle, geçim derdi, koşuşturma ve zamana, ve diğer koşullara bağımlı olmak yada bu düzene zorlanmamız haydi kalk ta, içini bu yazıya boşalt dedi.
nedir bu büyolojik saat, çalar saat mevzusu?
yaşam koşulları dolayısıyla adeta robotlaştığımız, kendimizden başka kimseyi adeta tanımadığımız bir düzenin küçük bir parçası bu çalar saat.
sabah 6, bilemedin 7 civarında kalk, koşuşturman başladı, çocuğunu kreşe bırak, sonrada işine git komutunun saatçe dili ile dıdıdıdıt, dıdıdıdıt, sesleriyle verilip robotik hayatın başladığını anlatan bir sinyalizasyondan başka bir şey değil.
bu süreçte öyle hesaplar yapılıp pazarlıklar başlıyor ki bu saatlerle, sormayın gitsin.
erteleme modunu kullanıp hadi beş dakka daha, hadi on dakka daha uyuyum, sonra kalkarım durumuna dönüşüyor.
tabi bizim saatcik o komutu alıyor, beş dakka sonra yine başlıyor dıdıdıdıt, dıdıdıdıt
en sonunda pes edip, birazda günlük emirleri, vazifel eri tamamlamak için ayrılıyoruz o sımsıcak yatağımızdan.
çoğu zaman sıcak çayımızla, sıcak gülücüklerle kahvaltımızı bile evimizde yapamayıp iş yerinde atıştırma şeklinde geçiriyoruz bu dönemi.
neyse, kalktık, varsa okula giden, yada, kreşe giden çocuklarımız, onları servisine teslim ettikten, yada kendimiz bıraktıktan sonra kapitalist düzenin size tahsis ettiği gündelik hayata başladık.
tabi, bu hayatında olmazsa olmaz kuralları var.
kimi yerde patronların, kimi yerde amirlerin ve müdürlerin koyduğu kurallara boyun eğerek günlük iş hayatımızı tamamlıyoruz.
tabi buradada saatler konuşuyor, işe giriş saatin 9, çıkış saatin 17, öğle yemeği saatin 12 30, bazı insaflı iş yerleride her 2 saatte bir çay ve ihtiyaç arası olarak 15 dakika fırsat tanıyorlar. 9 değilde 9.20'de işe giriş yaptın, insanlık hali, uyuya kalmışım gibi mazeretler sökmüyor.
önemli bir kaza bela olmadığı müddetçe ya birdaha olmasın azarıyla patron veya yöneticiden fırçanızı yeyip yada, birike birike bu gecikme dakikalarının maaşınızdan kesilmesiyle karşılaşıyoruz.
yani, yine kendi büyolojik sistemimize yenik düşüp çevresel koşullarla hareket ediyoruz.
bu öyle bir kölelik sistem ki, her kapitalist sistemi konu alan yazılarımda bu kelimeyi kapitalist sistemin bir parçası olarak hatırlatacağım.
biz çalışacağız, gerek devlet dairelerindeki amirlerimizin, gereksede özel sektörün biriysekte patronların ihya olmasını bu düzenle birlikte sağlayacağız.
neyse, kapitalist düzene günlük borcumuzu ödedikten sonra yorgun argın çoluk çocuk akşam evimize toplanıp iş statüsünden uzak kimimiz baba, kimimiz annelik görevleri, kimimizde bekar olmanın verdiği rahatlıkla kendimize vakit ayırabiliyoruz nihayet.
hafta sonu kendimizi iş sürecinin mengenesinden kurtararak yarı sosyalleşmek, yarı çocuklarımıza ilgi göstermek, birazda evin düzenini ve eksiklerini tamamlamak üzere o dar vaktimizi harele gürele yaşıyoruz.
eh, bu kapitalist sistemin hep kötü çarkımı var, allahtan yılda 10-20 günlük dinlenme payı bırakıyor biz kölelerine.
onuda kimimiz tatille değerlendiriyoruz,
haa, tatilde bile azda olsa biyolojik düzenimizi kullanamıyoruz.
saatler burdada işimize karışıyor.
gittiğimiz yer bir otel düzenindeyse sabah 8 10 arası kahvaltı diye bir dayatmayla, öğle yemeği 12 2 arası dayatmasıyla. vs.. bu tatil sürecini tamamlıyoruz.
ama, buradaki dayatma şüphesiz ki, tatlı bir dayatma olduğu için pek dillendirilmiyor bile.
kimimizde tatil seçeneğini kullanmayıp varsa köyümüz, oradaki aile büyüklerini ziyarete koşuyoruz.
ve bu hoş süreci tamamlayıp tekrar patronumuza, amirimize, müdürümüze kavuşmak üzere işe koyuluyoruz.
yıllar yılları kovalayıp bu süreç böyle devam ederken kafamıza bir taç takılıyor.
taç desem de, krallık tâcı zannetmeyin.
senin bizimle işin bitti, yaşlandın, haydi evine git dinlen kelimesini sembolize eden emeklilik tâcı.
eee, ne oldu şimdi, tâcımızı taktık, bazılarımız büyolojik saatlerimize kavuşurken yine bazılarımız, o tâcın ödediği miktarla geçinemeyip ya pazarlarda şurda burda birşeyler satarak boy gösteriyor. biraz daha şanslı olanlar yine patronun, amirin olduğu bir yere girip daha alt seviyede bir işbularak, aza çoğa bakmadan biraz daha kapitalizmin çarkında tutunmaya çalışıyor.
eee, ne oldu şimdi, tâcımızı taktık, bazılarımız büyolojik saatlerimize kavuşurken yine bazılarımız, o tâcın ödediği miktarla geçinemeyip ya pazarlarda şurda burda birşeyler satarak boy gösteriyor. biraz daha şanslı olanlar yine patronun, amirin olduğu bir yere girip daha alt seviyede bir işbularak, aza çoğa bakmadan biraz daha kapitalizmin çarkında tutunmaya çalışıyor.
bu yazıyı yazarken şimdiden okuyanların bazılarından homurtular duyar gibiyim.
zaten bunları yaşıyoruz, sen birdaha yara deştin diye sesleniyor gibi hissediyorum.
zaten bunları yaşıyoruz, sen birdaha yara deştin diye sesleniyor gibi hissediyorum.
amaç burada ne eleştiri, ne yergi, nede bazılarının yaralarını kaşımak değil, yalnızca hayatın gerçekleri.
iyi okumalar dilerim.
Yorumlar
Yorum Gönder