her şey çocukluktaki gibi olsa.
merhaba değerli okurlarım.
gerçi, kırk yıllık yazarmış gibi okurlarım diyerek girdim ancak, beğinilir, taktir görürsem inşallah o günlerde gelecek.
neyse, genelde yazılarım benim anılarımdan, ve, beni etkileyen kimi zaman olumlu, kimi zaman olumsuz, kimi zamanda, kendi mızmızlık ve kaprislerimi taşıyacak.
evet, konu başlığımdanda anlayacağınız gibi çocukluk dönemimin, daha doğrusu, hepimizin çocukluk dönemlerinin izleri bizler 50 yaşına gelsekte, 80'li yaşlara ulaşsakta mutlaka beynimizin bir yerinde saklı duruyor ve zamanı geldiğindede koca koca adamlar, hanımlar, kimi çocuklukta kaydıkları kızakları, kimileri para bulamadığı için popolarına torba bağlayıp kaydıklarını, kimi yediklerini, bahçelerden meyve sebze aşırdıklarını... ne biliyim, ne var ne yoksa olumlu yada, olumsuz anılarını arkadaşları, çocukları gibi kişilere anlatıyor.
geneldede bu anılar çoğu zaman olumlu, hoşa giden anılardan oluşuyor.
değilmi ya, çoğu şeyin dert edilmediği, küçücük beyinlerin yaşadıkları hayaller, olaylar, anılar bunlar.
bu kadar girizgahtan sonra yavaş yavaş etkisini unutamadığım çocukluğumdan anıları paylaşıp günümüzdeki yaşam koşullarımızıda yorumlayarak bu günkü yazımı tamamlayacağım.
günümüz yaşam koşulları ve ekonomik durumları vede en önemlisi, kapitalist sisteme köle olmamız, yaşam şartlarını kalitesizleştirdi.
kuzenler, teyzeler, dayılar arkadaşlar, çocuklukta olduğu kadar sık görüşülmeyen ancak, kalbimizin köşesinde değer olarak kendilerini koruyan kişiler haline geldiler.
evet, sıklıkla görüşemiyoruz, sıklıkla ellerimiz, omuzlarımız birbirine deyerek merhabalaşıp, kucaklaşıp sarılamıyoruz.
çoğu zaman, sosyal medya denilen yalancı platformlarda tanıyor olabileceklerinizde, veya, bir yerlerde görerek birbirimizi sözümona arkadaş olarak ekleyerek hasretlerimizi 2 dakkalık sohbetlere, yalancı el sallamalarla ve daha bir çok yalancı, yalancı fotoğraf ve diğer unsurlarla gideriyoruz.
daha doğrusu, giderdiğimizi düşünüyoruz.
bakarmısınız şuna,
tanıyor olabilecekleriniz, ahmet, mehmet, osman, fatma... daha bir çok isim ve soy isimler.
hatta, zaman zaman öyle bir tanıdık olabilecek çıkarıyorlar ki, yuh be, bu benim kuzenim, benim dayı oğlum, annem, babam. vs...
işte yaklaşık 1 hafta önce yine bu tanıyor olabilecekler saçmalığında birisi çıktıki karşıma, ulan nasıl tanımam,
rahmetli babamın yine rahmetli amcasının kızı, öp öz kuzenim be.
işte öyle bir yalancısın ki sosyal medya, daha aramızdaki akrabalık ilişkisini sezinleyemeyecek kadar zavallısın.
aradan 25 sene geçmiş görüşmeyeli, biraz çekinerek, biraz memnuniyet duyarak bu yalancı facebook alemine isyan edercesine hemen ekledim kuzenim başak gürbüztürk'ü. sağolsun, oda bu sahte davetime kayıtsız kalmayarak sahte sosyalleşme dünyasına beni kabul etti.
ve, aslında tüm suçu sosyal medyayada atmamak lazım.
birazdan yazacaklarımda olduğu gibi bizlerdede belki kabahat, belki iş, güç, çoluk, çocuk eş... gibi temel ihtiyaç ve duygulara gark olduğumuz için vefasızlığımız söz konusu olabilir.
düşünün ki tempolu bir hayatı.
pazartesiden cumaya kadar sabah 7 gibi kalkıp soğuk, sıcak demeden kapitalist düzenin köleliğine kendimizi kaptırıp herşeyimizi bir koşuşturma içerisinde tamamlayarak buyrun patronum, şefim, amirim! emrinizdeyim,! dercesine varsa minicik çocuğumuz, onu ya bakıcıya, ya kreşe, şanslı olanlarda annanne babanne gibi büyüklere emanet ettikten sonra işe güce koşuyoruz.
eee, akşam yorgun argın gel, çoluğun çocuğun ödevine koş, vakit bulabilirsen biraz saçını okşa, sev... bu satırları yazarken incinip utanıyorum ancak, malesef koşullar bahanesine kapılıp çocukları bile sevemiyoruz, yada, yeterli ilgiyi gösteremiyoruz.
hafta sonu biraz oh bee diyecek gibi oluyoruz, ondada evin bir haftalık telaşı bizleri sarıyor.
ve biraz sosyalleşelim, alışverişimizi tamamlayalım derken avm kâbusunun içerisine düşüp sinema ihtiyacımızı, alışverişimizi, çocukların oyun ihtiyacını ve 1-2 saat oturup kahve çay keyfini, nasıl keyifse bu, avm'nin ve diğer masaların o yankılı gürültülerini dinleye dinleye günü tamamlayıp eve dönüyoruz.
eh, bu şartlardada 25 senedir görüşemedik diye kendi adıma söyleyim, dert yanıyorum ve eminim ki, çoğumuzda muzdaribiz.
gerçi şimdiki çocuklar pek ilerdede olsa anlamazlar ama, şükür ki bizim yaşadığımız çocukluk her şeye rağmen harika geçmiş düşündüğümde.
kıyıdan köşeden ozamanlarda iş telaşı vardı elbette ama, bu kadar sıkı değildi yada biz farkedemiyorduk.
en azından her hafta olmasada bile 2 hafta sonu rahmetli babamla amcalar, diğer aile büyükleri ve aile dostlarına gidip birlikte yemekler yiyip, çaylar içip sonrasında çocuklar diğer odalara dağılıp kimi zaman oyuncaklarla oynayarak, kimi zamanda şakalaşıp sohbet ederek tadına doyulmaz saatler yaşayıp evlerimize dönüyorduk.
çocukta olsa bana misafir gibi değil, ev sahipleri gibi davranıyorlardı.
ilgimi çeken en güzel oyuncakları bana oynatmaları, o oyuncakları bazen kırsamda en ufak kızgınlık hissetmeyip şamatalarına devam etmeleri... vs...
unutulmaz anılardı.
ancak, kendime sizlerin huzurunda biraz kızıyım, ben aynı duyguları onlara tattıramıyordum.
annem yada babam bu hafta başak bize gelecek, meltem bize gelecek ve buna benzer
der demez en kıymetli oyuncak ve toplarımı onlardan saklardım
topumu patlatırlarsa, oyuncaklarımı kırarlarsa, annemde farkına varmış oluyordu ki, hani oğlum dünkü topun, şunun, bunun nerde, onlarıda çıkarda misafirlerine oynat dediği anda korkuyla çıkarıyordum.
olay bizim babaya aksolursa abavvv.
onu önlemek için gık bile demiyordum.
ama, korktuğum hiç bir şey başıma gelmeyip sapa sağlam oyunu tamamlayıp misafirleri yolculardık.
işte, o bir dakikalık yalancı facebooka ekleyip sonrasında kabul görmek, anı dolabımı açmaya ve, sizlerle paylaşmaya teşvik etti.
konunun özünü çıkaracak olursam, toplar, oyuncak arabalar, yenilen yemekler, tatlılar. hepsi birer aracı ve bahane.
bu lafı her yazımda tokat gibi vuracağım, öncelikle bundan sıkılmayın, lanet olası bu kapitalist düzen, bizi kendisine esir ettiği için büyük küçük, ahmetler mehmetler, kuzenler dayılar... daha bir çok kimseler birbirleriyle ya düğünlerde, yada cenazelerde bir araya geldiklerinde görüşür oldular.
biliyorum, bu düzene inat, sosyalitesini kaybetmeyen çevremde tanıdığım bazı insanlar var.
inanın, kendim yaşıyormuşum gibi onların adına sevinç duyuyorum.
gelin arada sırada birde olsa şu avm leri bırakın, ya şununla uzun süredir görüşmedim deyip onlara koşun ve sarılın.
belki, bu gün sarılamadıklarınız yarın aramızdan ayrılabilirler.
yazımın sonunda ufak bir teşekkürde bulunayım,
öncelikle, yazımın etkileyici ve sözle söyleyemediklerimi yazıyla belirttiğimi ifade edip beni bu sayfayı oluşturmama teşvik eden terapistime, daha sonra, aynı telkini biz görme engellilerin sohbet ettikleri platformda bana ileten bilgin yılmaz arkadaşa teşekkürlerimi bildiririm.
yazı işinde amatör olduğum için bazen çala kalem, imlaya dikkat etmeyerek yazmış olabilirim, sonuçta deşarj olduğum, daha önemliside paylaşımda bulunduğum bir platformda yazdığım için bu tür hatalarımı mazur göreceğinizden eminim. yorum kısmına özellikle, ilk haftalarda olumlu, olumsuz tüm görüş ve eleştirilerinizi lütfen iletin.
saygı ve selamlarımla.
gerçi, kırk yıllık yazarmış gibi okurlarım diyerek girdim ancak, beğinilir, taktir görürsem inşallah o günlerde gelecek.
neyse, genelde yazılarım benim anılarımdan, ve, beni etkileyen kimi zaman olumlu, kimi zaman olumsuz, kimi zamanda, kendi mızmızlık ve kaprislerimi taşıyacak.
evet, konu başlığımdanda anlayacağınız gibi çocukluk dönemimin, daha doğrusu, hepimizin çocukluk dönemlerinin izleri bizler 50 yaşına gelsekte, 80'li yaşlara ulaşsakta mutlaka beynimizin bir yerinde saklı duruyor ve zamanı geldiğindede koca koca adamlar, hanımlar, kimi çocuklukta kaydıkları kızakları, kimileri para bulamadığı için popolarına torba bağlayıp kaydıklarını, kimi yediklerini, bahçelerden meyve sebze aşırdıklarını... ne biliyim, ne var ne yoksa olumlu yada, olumsuz anılarını arkadaşları, çocukları gibi kişilere anlatıyor.
geneldede bu anılar çoğu zaman olumlu, hoşa giden anılardan oluşuyor.
değilmi ya, çoğu şeyin dert edilmediği, küçücük beyinlerin yaşadıkları hayaller, olaylar, anılar bunlar.
bu kadar girizgahtan sonra yavaş yavaş etkisini unutamadığım çocukluğumdan anıları paylaşıp günümüzdeki yaşam koşullarımızıda yorumlayarak bu günkü yazımı tamamlayacağım.
günümüz yaşam koşulları ve ekonomik durumları vede en önemlisi, kapitalist sisteme köle olmamız, yaşam şartlarını kalitesizleştirdi.
kuzenler, teyzeler, dayılar arkadaşlar, çocuklukta olduğu kadar sık görüşülmeyen ancak, kalbimizin köşesinde değer olarak kendilerini koruyan kişiler haline geldiler.
evet, sıklıkla görüşemiyoruz, sıklıkla ellerimiz, omuzlarımız birbirine deyerek merhabalaşıp, kucaklaşıp sarılamıyoruz.
çoğu zaman, sosyal medya denilen yalancı platformlarda tanıyor olabileceklerinizde, veya, bir yerlerde görerek birbirimizi sözümona arkadaş olarak ekleyerek hasretlerimizi 2 dakkalık sohbetlere, yalancı el sallamalarla ve daha bir çok yalancı, yalancı fotoğraf ve diğer unsurlarla gideriyoruz.
daha doğrusu, giderdiğimizi düşünüyoruz.
bakarmısınız şuna,
tanıyor olabilecekleriniz, ahmet, mehmet, osman, fatma... daha bir çok isim ve soy isimler.
hatta, zaman zaman öyle bir tanıdık olabilecek çıkarıyorlar ki, yuh be, bu benim kuzenim, benim dayı oğlum, annem, babam. vs...
işte yaklaşık 1 hafta önce yine bu tanıyor olabilecekler saçmalığında birisi çıktıki karşıma, ulan nasıl tanımam,
rahmetli babamın yine rahmetli amcasının kızı, öp öz kuzenim be.
işte öyle bir yalancısın ki sosyal medya, daha aramızdaki akrabalık ilişkisini sezinleyemeyecek kadar zavallısın.
aradan 25 sene geçmiş görüşmeyeli, biraz çekinerek, biraz memnuniyet duyarak bu yalancı facebook alemine isyan edercesine hemen ekledim kuzenim başak gürbüztürk'ü. sağolsun, oda bu sahte davetime kayıtsız kalmayarak sahte sosyalleşme dünyasına beni kabul etti.
ve, aslında tüm suçu sosyal medyayada atmamak lazım.
birazdan yazacaklarımda olduğu gibi bizlerdede belki kabahat, belki iş, güç, çoluk, çocuk eş... gibi temel ihtiyaç ve duygulara gark olduğumuz için vefasızlığımız söz konusu olabilir.
düşünün ki tempolu bir hayatı.
pazartesiden cumaya kadar sabah 7 gibi kalkıp soğuk, sıcak demeden kapitalist düzenin köleliğine kendimizi kaptırıp herşeyimizi bir koşuşturma içerisinde tamamlayarak buyrun patronum, şefim, amirim! emrinizdeyim,! dercesine varsa minicik çocuğumuz, onu ya bakıcıya, ya kreşe, şanslı olanlarda annanne babanne gibi büyüklere emanet ettikten sonra işe güce koşuyoruz.
eee, akşam yorgun argın gel, çoluğun çocuğun ödevine koş, vakit bulabilirsen biraz saçını okşa, sev... bu satırları yazarken incinip utanıyorum ancak, malesef koşullar bahanesine kapılıp çocukları bile sevemiyoruz, yada, yeterli ilgiyi gösteremiyoruz.
hafta sonu biraz oh bee diyecek gibi oluyoruz, ondada evin bir haftalık telaşı bizleri sarıyor.
ve biraz sosyalleşelim, alışverişimizi tamamlayalım derken avm kâbusunun içerisine düşüp sinema ihtiyacımızı, alışverişimizi, çocukların oyun ihtiyacını ve 1-2 saat oturup kahve çay keyfini, nasıl keyifse bu, avm'nin ve diğer masaların o yankılı gürültülerini dinleye dinleye günü tamamlayıp eve dönüyoruz.
eh, bu şartlardada 25 senedir görüşemedik diye kendi adıma söyleyim, dert yanıyorum ve eminim ki, çoğumuzda muzdaribiz.
gerçi şimdiki çocuklar pek ilerdede olsa anlamazlar ama, şükür ki bizim yaşadığımız çocukluk her şeye rağmen harika geçmiş düşündüğümde.
kıyıdan köşeden ozamanlarda iş telaşı vardı elbette ama, bu kadar sıkı değildi yada biz farkedemiyorduk.
en azından her hafta olmasada bile 2 hafta sonu rahmetli babamla amcalar, diğer aile büyükleri ve aile dostlarına gidip birlikte yemekler yiyip, çaylar içip sonrasında çocuklar diğer odalara dağılıp kimi zaman oyuncaklarla oynayarak, kimi zamanda şakalaşıp sohbet ederek tadına doyulmaz saatler yaşayıp evlerimize dönüyorduk.
çocukta olsa bana misafir gibi değil, ev sahipleri gibi davranıyorlardı.
ilgimi çeken en güzel oyuncakları bana oynatmaları, o oyuncakları bazen kırsamda en ufak kızgınlık hissetmeyip şamatalarına devam etmeleri... vs...
unutulmaz anılardı.
ancak, kendime sizlerin huzurunda biraz kızıyım, ben aynı duyguları onlara tattıramıyordum.
annem yada babam bu hafta başak bize gelecek, meltem bize gelecek ve buna benzer
der demez en kıymetli oyuncak ve toplarımı onlardan saklardım
topumu patlatırlarsa, oyuncaklarımı kırarlarsa, annemde farkına varmış oluyordu ki, hani oğlum dünkü topun, şunun, bunun nerde, onlarıda çıkarda misafirlerine oynat dediği anda korkuyla çıkarıyordum.
olay bizim babaya aksolursa abavvv.
onu önlemek için gık bile demiyordum.
ama, korktuğum hiç bir şey başıma gelmeyip sapa sağlam oyunu tamamlayıp misafirleri yolculardık.
işte, o bir dakikalık yalancı facebooka ekleyip sonrasında kabul görmek, anı dolabımı açmaya ve, sizlerle paylaşmaya teşvik etti.
konunun özünü çıkaracak olursam, toplar, oyuncak arabalar, yenilen yemekler, tatlılar. hepsi birer aracı ve bahane.
bu lafı her yazımda tokat gibi vuracağım, öncelikle bundan sıkılmayın, lanet olası bu kapitalist düzen, bizi kendisine esir ettiği için büyük küçük, ahmetler mehmetler, kuzenler dayılar... daha bir çok kimseler birbirleriyle ya düğünlerde, yada cenazelerde bir araya geldiklerinde görüşür oldular.
biliyorum, bu düzene inat, sosyalitesini kaybetmeyen çevremde tanıdığım bazı insanlar var.
inanın, kendim yaşıyormuşum gibi onların adına sevinç duyuyorum.
gelin arada sırada birde olsa şu avm leri bırakın, ya şununla uzun süredir görüşmedim deyip onlara koşun ve sarılın.
belki, bu gün sarılamadıklarınız yarın aramızdan ayrılabilirler.
yazımın sonunda ufak bir teşekkürde bulunayım,
öncelikle, yazımın etkileyici ve sözle söyleyemediklerimi yazıyla belirttiğimi ifade edip beni bu sayfayı oluşturmama teşvik eden terapistime, daha sonra, aynı telkini biz görme engellilerin sohbet ettikleri platformda bana ileten bilgin yılmaz arkadaşa teşekkürlerimi bildiririm.
yazı işinde amatör olduğum için bazen çala kalem, imlaya dikkat etmeyerek yazmış olabilirim, sonuçta deşarj olduğum, daha önemliside paylaşımda bulunduğum bir platformda yazdığım için bu tür hatalarımı mazur göreceğinizden eminim. yorum kısmına özellikle, ilk haftalarda olumlu, olumsuz tüm görüş ve eleştirilerinizi lütfen iletin.
saygı ve selamlarımla.
Yorumlar
Yorum Gönder